Kar Kraliçesi
Kötü bir aynanın kırığı gözüne ve kalbine kaçan Kay'ı Kar Kraliçesi alıp götürür; küçük Gerda onu bulmak için çıplak ayakla dünyanın kuzeyine kadar yürür.
BİRİNCİ HİKÂYE: AYNA VE KIRIKLARI
Şimdi başlıyoruz. Bu hikâyenin sonuna geldiğimizde şimdi bildiğimizden daha çok şey bileceğiz. Bir zamanlar kötü bir cin varmış; cinlerin en kötülerinden biriymiş. Bir gün çok keyifliymiş, çünkü bir ayna yapmış. Bu aynanın öyle bir özelliği varmış ki iyi ve güzel olan her şey ona yansıyınca neredeyse yok olacak kadar küçülürmüş; işe yaramaz ve çirkin olan her şey ise büyür, daha da kötü görünürmüş. En güzel manzaralar aynada haşlanmış ıspanak gibi görünür, en iyi insanlar çirkinleşir ya da başaşağı dururmuş. Biri iyi bir şey düşündüyse aynada sırıtan bir yüz belirirmiş ve cin bu kurnaz buluşuna kahkahalarla gülermiş.
Cinin okulunda okuyan öbür cinler her yerde bir mucize yaratıldığını anlatıp dururmuş. Aynayı alıp dünyanın her yanına koşmuşlar ve sonunda içinde aynada çarpılmış olarak görülmeyen ne bir ülke ne bir insan kalmamış. Sonra göğe uçup meleklerle de alay etmek istemişler. Ayna ile ne kadar yükseğe çıktılarsa ayna o kadar sırıtmış, öyle sırıtmış ki ellerinde zor tutabilmişler. Yükseldikçe yükselmişler, sonunda ayna öyle bir titremiş ki ellerinden kayıp yeryüzüne düşmüş ve yüz milyonlarca, milyarlarca parçaya bölünmüş.
İşte asıl kötülük o zaman başlamış. Bazı kırıklar bir kum tanesinden bile küçükmüş ve dünyanın her yanına savrulmuşlar. Kimin gözüne kaçtıysa orada kalmışlar ve o kişi her şeyi ters, ya da yalnızca kötü yanıyla görmeye başlamış. Bazı kişilerin kalbine de küçük bir kırık kaçmış ve o kalp bir buz parçası gibi soğumuş. Kötü cin bunlara karnı ağrıyıncaya kadar gülmüş. Ve havada hâlâ küçük cam kırıkları uçuşuyormuş. Şimdi dinleyin bakalım!
İKİNCİ HİKÂYE: KÜÇÜK BİR OĞLAN İLE KÜÇÜK BİR KIZ
Büyük bir şehirde, evlerin ve insanların öyle çok olduğu bir yerde ki herkesin küçük bir bahçeye yetecek yeri yokmuş, iki yoksul çocuk yaşarmış. Bir saksıdan biraz daha büyük bir bahçeleri varmış. Kardeş değillermiş ama birbirlerini kardeş gibi severlermiş. Anne babaları iki komşu evin çatı katlarında otururmuş. Bir evin çatısının bittiği yerde öbür evin çatısı başlarmış; iki evin oluğu birbirine değermiş ve her evden birer küçük pencere bakarmış. Oluğun üstünden adım atıp bir pencereden öbürüne geçmek mümkünmüş.
Anne babalarının dışarıda büyük tahta sandıkları varmış. İçinde mutfakta kullandıkları yeşillikler ve küçük birer gül fidanı yetişirmiş. Sandıkları oluğun üstüne öyle koymuşlar ki neredeyse bir pencereden öbürüne uzanıyormuş ve iki çiçek tarhı gibi görünüyormuş. Bezelyeler sandıklardan sarkar, gül fidanları uzun dallar salıp pencerelerin çevresine sarılırmış. Çocuklar bu güllerin altında küçük taburelerine oturup oynarmış ve ne güzel oynarlarmış!
Kışın bu eğlence biterdi. Pencereler buzlanırdı. Ama çocuklar bakır paraları sobada ısıtıp buzlu cama bastırırlar ve böylece yuvarlak, güzel bir gözetleme deliği açarlarmış. Her pencerenin deliğinden tatlı, sevimli birer göz bakarmış: bunlar küçük oğlanla küçük kızmış. Oğlanın adı Kay, kızın adı Gerda'ymış. Yazın tek bir adımla birbirlerinin yanına geçebilirlermiş ama kışın önce bir sürü merdiven inip, sonra bir sürü merdiven çıkmaları gerekirmiş. Dışarıda kar fırtınası esermiş.
"Beyaz arılar uçuşuyor," dermiş yaşlı nine. "Onların da bir kraliçesi var mı?" diye sormuş küçük oğlan, çünkü gerçek arıların bir kraliçesi olduğunu biliyormuş. "Var," demiş nine. "Onların sürüsünün en sık olduğu yerde uçar. Hepsinden büyüktür ve hiçbir zaman yerde kalmaz, yine kara bulutların içine uçar. Bazı kış geceleri şehrin sokaklarında dolaşır ve pencerelerden içeri bakar; o zaman camlar öyle tuhaf donar ki çiçeklere benzer." "Evet, onu görmüştüm!" demiş iki çocuk da ve bunun doğru olduğunu biliyorlarmış. "Kar Kraliçesi içeri girebilir mi?" diye sormuş küçük kız. "Gelsin bakalım," demiş oğlan, "onu sıcak sobanın üstüne koyarım, o da erir."
Akşam küçük Kay evdeyken yarı soyunmuş, penceredeki küçük deliğe bakmış. Dışarıda birkaç kar tanesi düşüyormuş ve bunlardan biri, en büyükleri, çiçek sandığının kenarında kalmış. Kar tanesi büyümüş, büyümüş ve sonunda milyonlarca yıldız gibi kar tanesinden örülmüş ince, beyaz bir tülden giysiler içinde bir kadın olmuş. Çok güzel ve zarifmiş ama buzdan yapılmış, göz kamaştıran, ışıl ışıl bir buzdan. Yine de canlıymış. Gözleri iki parlak yıldız gibi bakıyormuş ama onlarda ne huzur ne dinginlik varmış. Pencereye doğru başını sallamış ve eliyle işaret etmiş. Küçük oğlan korkmuş ve sandalyesinden aşağı atlamış. O anda pencerenin önünden büyük bir kuş uçmuş gibi olmuş.
Ertesi gün açık ve soğuk bir hava olmuş. Sonra baharın ilk günleri gelmiş; güneş parlamış, yeşil filizler çıkmış, kırlangıçlar yuva yapmış, pencereler açılmış ve iki çocuk yine çatının oluğundaki küçük bahçelerinde oturmuşlar. O yaz güller eşi görülmemiş bir güzellikte açmış. Küçük kız bir ilahi öğrenmiş; ilahide güllerden söz ediliyormuş ve kız kendi güllerini düşünmüş. İlahiyi küçük oğlana da söylemiş ve o da onunla birlikte söylemiş: "Vadide güller açar, yanında Çocuk İsa'yla konuşuruz." Çocuklar el ele tutuşmuşlar, gülleri öpmüşler ve Tanrı'nın parlak güneş ışığına bakıp sanki Çocuk İsa oradaymış gibi onunla konuşmuşlar. Ne güzel yaz günleriymiş o günler!
Kay ile Gerda oturmuş, hayvan ve kuş resimleriyle dolu bir kitaba bakıyorlarmış. Kilise kulesindeki büyük saat tam beşi vururken Kay birden, "Ah! Kalbime bir şey battı! Gözüme de bir şey kaçtı!" demiş. Küçük kız onun boynuna sarılmış, oğlan gözlerini kırpıştırmış ama gözünde bir şey görünmüyormuş. "Sanırım çıktı," demiş. Ama çıkmamış. Bu, o aynadan, her iyi ve güzel şeyi küçük ve çirkin gösteren o kötü aynadan bir kırıkmış. Zavallı Kay'ın kalbine de bir kırık kaçmış ve kalbi çok geçmeden bir buz parçası gibi olacakmış. Artık acımıyormuş ama kırık oradaymış.
"Neden ağlıyorsun?" diye sormuş Kay. "Çok çirkin görünüyorsun böyle! Bende bir şey yok ki. Of!" diye bağırmış birden. "Şu gülü bir kurt kemiriyor. Şuna bak, bu da eğri büğrü. Aslında hepsi çirkin güller! Durdukları sandıklar gibi!" Sonra ayağıyla sandığa vurmuş ve iki gülü koparmış. "Kay, ne yapıyorsun?" diye bağırmış küçük kız. Oğlan onun korktuğunu görünce bir gül daha koparmış ve küçük Gerda'yı bırakıp kendi penceresinden içeri koşmuş.
Daha sonra kız resimli kitabı getirdiğinde oğlan onun bebekler için olduğunu söylemiş. Nine masal anlattığında hep bir "ama" bulurmuş. Fırsat bulunca ninenin arkasından yürür, gözlüğünü takar ve onun gibi konuşurmuş. Bunu öyle iyi yaparmış ki insanlar gülermiş. Çok geçmeden sokaktaki herkesin konuşmasını ve yürüyüşünü taklit edebilir olmuş. Onlarda tuhaf ve hoş olmayan ne varsa Kay onu taklit edermiş. Bunları gözündeki kırık ve kalbindeki cam parçası yüzünden yapıyormuş. Kendisini bütün kalbiyle seven küçük Gerda ile bile alay edermiş.
Oyunları da bambaşka olmuş, çok akıllıca oyunlar olmuş. Bir kış günü kar tanelerinin uçuştuğu bir gün büyük bir büyüteç getirmiş, mavi ceketinin eteğini tutmuş ve kar tanelerinin üstüne düşmesine izin vermiş. "Büyüteçten bak Gerda!" demiş. Her kar tanesi çok daha büyük görünüyormuş ve muhteşem bir çiçeğe ya da on köşeli bir yıldıza benziyormuş. Bakması çok güzelmiş. "Ne kadar ustaca görüyor musun?" demiş Kay. "Gerçek çiçeklerden çok daha ilginç. İçlerinde tek bir kusur yok. Erimeseler tam kusursuz olurlardı."
Biraz sonra Kay büyük eldivenleriyle, sırtında kızağıyla gelmiş ve Gerda'nın kulağına bağırmış: "Öbür çocuklarla büyük meydanda kızak kaymama izin verdiler!" ve gitmiş. Meydanda en cesur oğlanlar kızaklarını köylülerin arabalarına bağlar ve onlarla bir süre giderlermiş. Çok eğlenceliymiş. Oyunun tam ortasında büyük bir kızak gelmiş. Bembeyaz boyalıymış ve içinde beyaz, kalın bir kürke bürünmüş, beyaz bir kalpak giymiş biri oturuyormuş. Kızak meydanı iki kez dolaşmış ve Kay hemen kendi küçük kızağını ona bağlamış ve onunla birlikte gitmiş.
Kızak gittikçe hızlanmış ve doğruca bir sonraki sokağa sapmış. Kızaktaki kişi başını çevirip Kay'a dostça bir baş selamı vermiş, sanki birbirlerini tanıyorlarmış gibi. Kay kızağını çözmek istediğinde o kişi yine başını sallamış ve Kay oturduğu yerde kalmış. Şehir kapılarından dışarı çıkmışlar. Kar öyle yoğun yağmaya başlamış ki küçük oğlan önünü göremez olmuş. İpi çabucak çözmüş ama işe yaramamış; küçük kızağı büyük kızağa sıkıca bağlıymış ve rüzgâr gibi uçuyorlarmış. Oğlan yüksek sesle bağırmış ama kimse duymamış. Kar yağmış ve kızak uçmuş. Arada bir sanki çitlerin ve hendeklerin üstünden atlıyormuş gibi sıçramış. Oğlan çok korkmuş, dua etmek istemiş ama aklına yalnızca çarpım tablosu gelmiş.
Kar taneleri gittikçe büyümüş, sonunda büyük beyaz tavuklara benzemişler. Birden kenara çekilmişler; büyük kızak durmuş ve içinde oturan kişi ayağa kalkmış. Kürkü de kalpağı da kardanmış. Uzun boylu, endamlı, ışıl ışıl beyaz bir hanımmış bu. Kar Kraliçesi'ymiş. "Hızlı geldik," demiş, "ama burada donmak olmaz. Gel, ayı kürkümün içine gir." Onu kendi kızağına, yanına oturtmuş ve kürkünü onun üstüne örtmüş. Kay'a bir kar yığınının içine batmış gibi gelmiş.
"Hâlâ üşüyor musun?" diye sormuş Kar Kraliçesi ve onun alnını öpmüş. Ah! Buzdan da soğukmuş bu öpücük. Yarı yarıya buza dönmüş olan kalbine kadar işlemiş. Bir an ölecekmiş gibi gelmiş ona, ama yalnızca bir an. Sonra çok iyi hissetmiş ve artık çevresindeki soğuğu duymaz olmuş. "Kızağım! Kızağımı unutmayın!" Aklına ilk o gelmiş. Kızağı beyaz tavuklardan birine bağlamışlar ve tavuk kızakla birlikte arkalarından uçmuş. Kar Kraliçesi Kay'ı bir kez daha öpmüş ve o zaman Kay küçük Gerda'yı da, nineyi de, evdeki herkesi de unutmuş. "Artık seni öpmeyeceğim," demiş Kar Kraliçesi, "yoksa seni öldüresiye öperim."
Kay ona bakmış. Çok güzelmiş. Bundan daha akıllı, daha güzel bir yüz düşünemiyormuş. Artık penceresinden ona el sallarken olduğu gibi buzdan yapılmış görünmüyormuş. Kay'ın gözünde kusursuzmuş ve ondan hiç korkmuyormuş. Ona kesirli sayılarla hesap yapabildiğini, ülkelerin kaç kilometrekare olduğunu ve kaç kişinin yaşadığını bildiğini anlatmış. Kar Kraliçesi de hep gülümsemiş. O zaman Kay bildiklerinin pek de çok olmadığını düşünmüş. Uçsuz bucaksız göğe bakmış. Kar Kraliçesi onunla birlikte yükseklere, kara bulutların üstüne uçmuş. Fırtına ıslık çalıp uğulduyormuş, sanki eski şarkılar söylüyormuş. Ormanların ve göllerin, denizlerin ve karaların üstünden uçmuşlar. Altlarında soğuk rüzgâr uluyor, kurtlar uluyor, kar parlıyormuş. Üstlerinde kara, çığlık atan kargalar uçuyormuş. Ama hepsinin üstünde ay büyük ve parlak bir şekilde ışıldıyormuş. Kay uzun kış gecesi boyunca ona bakmış. Gündüz olunca Kar Kraliçesi'nin ayaklarının dibinde uyumuş.
ÜÇÜNCÜ HİKÂYE: BÜYÜ BİLEN KADININ ÇİÇEK BAHÇESİ
Kay hiç dönmeyince küçük Gerda ne yapmış? Kay nerede olabilirmiş? Kimse bilmiyormuş, kimse haber veremiyormuş. Oğlanlar yalnızca onun küçük kızağını büyük, güzel bir kızağa bağladığını gördüklerini söyleyebilmişler; o kızak sokağa dönüp şehir kapısından çıkmış. Kimse onun nereye gittiğini bilmiyormuş. Pek çok gözyaşı dökülmüş ve küçük Gerda uzun uzun, acı acı ağlamış. Sonra Kay'ın öldüğünü, şehrin yakınından akan ırmakta boğulduğunu söylemişler. Ah, ne kadar uzun, ne kadar karanlık bir kış günleriymiş onlar!
Sonunda bahar gelmiş, güneş daha sıcak parlamış. "Kay öldü, gitti," demiş küçük Gerda. "Buna inanmıyorum," demiş güneş ışığı. "Kay öldü, gitti," demiş kırlangıçlara. "Buna inanmıyoruz," demişler onlar. Sonunda küçük Gerda da buna inanmamış. Bir sabah, "Yeni kırmızı ayakkabılarımı giyeceğim," demiş, "Kay onları hiç görmedi. Sonra ırmağa inip ona Kay'ı soracağım."
Çok erken bir saatmiş. Uyuyan ninesini öpmüş, kırmızı ayakkabılarını giymiş ve tek başına şehir kapısından çıkıp ırmağa doğru gitmiş. "Küçük oyun arkadaşımı aldığın doğru mu?" diye sormuş ırmağa. "Bana onu geri verirsen kırmızı ayakkabılarımı sana veririm." Dalgalar ona tuhaf tuhaf başlarını sallıyormuş gibi gelmiş. O zaman en çok sevdiği şeyi, kırmızı ayakkabılarını çıkarıp ikisini birden ırmağa atmış. Ama kıyıya yakın düşmüşler ve küçük dalgalar onları hemen kıza geri getirmiş. Sanki ırmak onun en sevdiği şeyi almak istemiyormuş, çünkü küçük Kay onda değilmiş. Ama Gerda ayakkabıları yeterince uzağa atmadığını düşünmüş. Sazların arasındaki bir kayığa binmiş, kayığın öbür ucuna gidip ayakkabıları yeniden atmış. Kayık bağlı değilmiş ve onun hareketiyle kıyıdan kaymış. Kız bunu fark edip hemen inmeye çalışmış ama daha öbür uca varamadan kayık kıyıdan bir metre açılmış ve gittikçe hızlanarak uzaklaşmış.
Küçük Gerda çok korkmuş ve ağlamaya başlamış. Ama serçelerden başka kimse onu duymamış ve serçeler onu kıyıya taşıyamazmış. Kıyı boyunca uçup ötüşmüşler, sanki onu teselli etmek istiyorlarmış: "İşte buradayız! İşte buradayız!" Kayık akıntıyla sürüklenmiş. Küçük Gerda çoraplarıyla kıpırdamadan oturmuş; kırmızı ayakkabıları arkadan yüzüyormuş ama kayığa yetişemiyorlarmış, çünkü kayık daha hızlı gidiyormuş.
Irmağın iki kıyısı çok güzelmiş. Güzel çiçekler, yaşlı ağaçlar, yamaçlarda koyunlar ve inekler varmış, ama tek bir insan yokmuş. "Belki ırmak beni küçük Kay'a götürüyordur," diye düşünmüş Gerda ve neşelenmiş. Ayağa kalkıp saatlerce güzel yeşil kıyıları seyretmiş. Sonunda kayık büyük bir kiraz bahçesine varmış. Bahçede kırmızı mavi tuhaf pencereli, sazdan damlı küçük bir ev varmış ve kapıda geçenleri selamlayan iki tahta asker duruyormuş.
Gerda onlara seslenmiş, canlı sanmış ama tabii ki cevap vermemişler. Kayık neredeyse kıyıya varmış. Gerda daha da yüksek sesle bağırmış ve evden çok çok yaşlı bir kadın çıkmış. Bir bastona dayanıyormuş ve başında güzel çiçeklerle boyanmış büyük bir güneş şapkası varmış. "Vah zavallı yavrum!" demiş yaşlı kadın. "Bu büyük, akıntılı ırmağa nasıl düştün de dünyanın bu kadar uzağına geldin?" Sonra suya girmiş, bastonuyla kayığı yakalayıp kıyıya çekmiş ve küçük Gerda'yı kayıktan indirmiş.
Gerda yeniden kuru toprağa bastığı için sevinmiş ama yabancı yaşlı kadından biraz korkmuş. "Gel bakalım, kim olduğunu ve buraya nasıl geldiğini anlat bana," demiş kadın. Gerda ona her şeyi anlatmış, yaşlı kadın da başını sallamış ve "Hım! Hım!" demiş. Gerda ona her şeyi anlattıktan sonra küçük Kay'ı görüp görmediğini sormuş. Kadın onun buradan geçmediğini ama herhalde geleceğini, kızın üzülmemesini, kirazlarından yiyip çiçeklerine bakmasını söylemiş; çiçekleri resimli kitaplardan da güzelmiş ve her biri bir masal anlatabilirmiş. Sonra Gerda'yı elinden tutup küçük evine götürmüş ve kapıyı kilitlemiş.
Pencereler çok yüksekteymiş ve camları kırmızı, mavi ve sarıymış. Gün ışığı içeri tuhaf renklerle sızıyormuş. Masanın üstünde en güzel kirazlar duruyormuş. Gerda istediği kadar yemiş, çünkü buna izni varmış. Yerken yaşlı kadın onun saçlarını altın bir tarakla taramış. Kızın sarı saçları kıvrım kıvrım parlamış ve gül gibi yuvarlak, sevimli küçük yüzünün çevresinde dalgalanmış. "Senin gibi şirin bir kız çocuğu hep istemiştim," demiş yaşlı kadın. "Bak, birlikte ne iyi anlaşacağız." Kadın küçük Gerda'nın saçlarını taradıkça kız oyun arkadaşı Kay'ı gittikçe daha çok unutmuş, çünkü yaşlı kadın büyü yapabiliyormuş. Ama kötü bir büyücü değilmiş, yalnızca kendi keyfi için biraz büyü yaparmış ve küçük Gerda'yı yanında tutmak istiyormuş.
Bu yüzden bahçeye çıkmış, bastonunu bütün gül fidanlarına uzatmış ve güller ne kadar güzel açmış olursa olsun hepsi kara toprağın içine batmış; nerede durduklarını kimse göremez olmuş. Yaşlı kadın Gerda'nın gülleri görünce kendi güllerini hatırlamasından, sonra da küçük Kay'ı hatırlayıp kaçmasından korkuyormuş. Sonra Gerda'yı çiçek bahçesine götürmüş. Ah, ne güzel kokuyormuş ve ne güzelmiş! Akla gelebilecek her çiçek, her mevsimin çiçeği orada açmış duruyormuş. Hiçbir resimli kitap bu kadar renkli ve güzel olamazmış. Gerda sevinçten zıplamış ve güneş yüksek kiraz ağaçlarının arkasına batana kadar oynamış. Sonra mavi menekşeli ipek yastıklı, güzel bir yatakta uyumuş ve bir kraliçe gibi tatlı rüyalar görmüş.
Ertesi gün yine sıcak güneşte çiçeklerle oynamış ve böylece birçok gün geçmiş. Gerda her çiçeği tanıyormuş. Ama ne kadar çok olurlarsa olsunlar, Gerda bir çiçeğin eksik olduğunu düşünüyormuş, ama hangisi olduğunu bilemiyormuş. Bir gün oturmuş yaşlı kadının çiçeklerle boyanmış güneş şapkasına bakıyormuş ve en güzeli bir gülmüş. Yaşlı kadın öbür gülleri toprağa gönderirken şapkasındakini unutmuş. İnsan aklını hep bir arada tutamaz işte! "Ne!" demiş Gerda. "Burada hiç gül yok mu?" Tarhların arasına koşmuş, aramış, aramış ama bulamamış. Oturup ağlamış. Sıcak gözyaşları tam bir gül fidanının battığı yere düşmüş. Gözyaşları toprağı ıslatınca fidan birden toprağın içinden çıkmış ve battığı zamanki gibi çiçek açmış duruyormuş. Gerda onu kucaklamış, gülleri öpmüş ve evdeki güzel gülleri, onlarla birlikte de küçük Kay'ı düşünmüş.
"Ah, ne kadar oyalandım!" demiş küçük kız. "Kay'ı aramalıydım! Onun nerede olduğunu bilmiyor musunuz?" diye sormuş güllere. "Sizce öldü mü, gitti mi?" "Ölmedi," demiş güller. "Biz toprağın altındaydık. Bütün ölüler orada, ama Kay orada değildi." "Teşekkür ederim!" demiş küçük Gerda. Sonra öbür çiçeklere gitmiş, çanaklarının içine bakıp sormuş: "Küçük Kay'ın nerede olduğunu biliyor musunuz?" Ama her çiçek güneşin altında durmuş, kendi masalını ya da hikâyesini düşünüyormuş. Gerda onlardan pek çok hikâye dinlemiş ama hiçbiri Kay hakkında bir şey bilmiyormuş.
Kaplumbağa çiçeği kendi kulesinin hikâyesini, çan çiçekleri kendi çanlarının hikâyesini, sümbül üç güzel kız kardeşin hikâyesini, düğün çiçeği yaşlı bir ninenin bahar gününü, nergis ise aynada kendine bakan küçük bir dansçıyı anlatmış. "Bunlar beni hiç ilgilendirmiyor!" demiş Gerda. Bahçenin ucuna koşmuş. Kapı kilitliymiş ama paslı menteşeyi sallamış, kapı yerinden oynamış ve açılmış. Küçük Gerda yalınayak, geniş dünyaya doğru koşmuş. Üç kez arkasına bakmış ama peşinden gelen olmamış. Sonunda koşamaz olmuş ve büyük bir taşın üstüne oturmuş. Çevresine bakınca yazın geçtiğini görmüş; sonbaharın sonlarıymış. Güzel bahçede bunu anlayamamış, çünkü orada hep güneş parlar ve her mevsimin çiçekleri açarmış.
"Tanrım, ne kadar da gecikmişim!" demiş küçük Gerda. "Sonbahar gelmiş! Artık dinlenemem!" Ve yola düşmüş. Ah, küçük ayakları nasıl da yorgun ve ağrılıymış! Çevresindeki her şey soğuk ve ıssızmış. Uzun söğüt yaprakları sararmış, sisten damlalar düşüyormuş. Yapraklar birer birer dökülüyormuş. Yalnızca yaban erik ağacının meyvesi varmış ama o da ekşiymiş, ağzını büzüyormuş. Ah, geniş dünya ne kadar gri ve kasvetliymiş!
DÖRDÜNCÜ HİKÂYE: PRENS İLE PRENSES
Gerda yine dinlenmek zorunda kalmış. Oturduğu yerin tam karşısındaki karların üstünde büyük bir karga sekiyormuş. Uzun süre oturmuş, ona bakmış, başını sallamış ve sonunda konuşmuş: "Gak! Gak! Merhaba! Merhaba!" Daha iyi konuşamıyormuş ama küçük kıza iyi niyetliymiş ve geniş dünyada tek başına nereye gittiğini sormuş. "Tek başına" sözünü Gerda çok iyi anlamış ve bunun ne demek olduğunu çok iyi hissetmiş. Kargaya bütün hayatını anlatmış ve Kay'ı görüp görmediğini sormuş.
Karga düşünceli düşünceli başını sallamış ve, "Olabilir! Olabilir!" demiş. "Ne? Gerçekten mi?" diye bağırmış küçük kız ve kargayı öyle öpmüş ki neredeyse onu sıkıp öldürecekmiş. "Yavaş, yavaş!" demiş karga. "Sanırım o Kay olabilir, ama şimdi seni prensesin yanında unutmuştur herhalde." "Bir prensesin yanında mı yaşıyor?" diye sormuş Gerda. "Evet, dinle," demiş karga. "Şu an içinde bulunduğumuz krallıkta çok akıllı bir prenses yaşıyor. Dünyadaki bütün gazeteleri okudu, sonra da hepsini unuttu, o kadar akıllı. Geçenlerde tahtında oturuyormuş ve bu pek de eğlenceli değilmiş derler. Bir şarkı mırıldanmaya başlamış, şarkı 'Neden evlenmeyeyim?' diyormuş. 'Bunda da bir şey var,' demiş ve evlenmeye karar vermiş. Ama konuşulduğunda cevap verebilen bir eş istiyormuş, öyle yalnızca durup havalı görünen birini değil, çünkü bu çok sıkıcıdır."
Karga anlatmaya devam etmiş: Gazeteler hemen ilan vermiş; yakışıklı her genç saraya gelip prensesle konuşabilirmiş, en rahat ve en iyi konuşanla prenses evlenecekmiş. İnsanlar akın akın gelmiş, kalabalık ve itiş kakış olmuş, ama ne ilk gün ne ikinci gün bir şey olmuş. Hepsi sokakta iyi konuşuyormuş ama saray kapısından girip gümüş giysili muhafızları, merdivenlerde altın işlemeli uşakları, büyük ışıklı salonları görünce şaşırıp kalıyorlarmış. Prensesin oturduğu tahtın önüne çıkınca da yalnızca onun söylediği son sözü tekrarlayabiliyorlarmış.
"Peki Kay, küçük Kay?" diye sormuş Gerda. "O ne zaman geldi? O da kalabalığın içinde miydi?" "Bekle! Bekle! Şimdi ona geliyoruz. Üçüncü gün atsız, arabasız, küçük bir adam gelmiş, neşe içinde doğruca saraya yürümüş. Gözleri senin gözlerin gibi parlıyormuş, güzel uzun saçları varmış ama giysileri yoksulmuş." "O Kay'dı!" diye bağırmış Gerda sevinçle. "Sırtında küçük bir çantası varmış," demiş karga. "Hayır, o onun kızağıydı herhalde," demiş Gerda, "çünkü kızağıyla gitmişti." "Olabilir," demiş karga, "pek dikkatli bakmadım. Ama sarayda yaşayan nişanlımdan biliyorum ki saray kapısından girip gümüş giysili muhafızları ve merdivenlerdeki uşakları görünce hiç şaşırmamış; başını sallayıp, 'Merdivenlerde beklemek sıkıcı olmalı, ben içeri giriyorum,' demiş. Salonlar ışıl ışılmış ama o hiç korkmamış. Çizmeleri çok gıcırdıyormuş ama yine de korkmamış."
"O kesin Kay!" demiş Gerda. "Yeni çizmeleri vardı, ninemin odasında gıcırdadığını duymuştum." "Evet, gıcırdıyormuş," demiş karga. "Doğruca prensesin yanına gitmiş. Prenses bir çıkrık büyüklüğünde bir incinin üstünde oturuyormuş. Oğlan prensese evlenmeye değil, onun aklını dinlemeye geldiğini söylemiş. Onun aklını beğenmiş, prenses de onunkini beğenmiş." "Evet, o kesinlikle Kay!" demiş Gerda. "Çok akıllıydı. Kesirli sayılarla hesap yapabiliyordu. Ah, beni saraya götürmez misin?"
Karga nişanlısına danışmış ve gece olunca Gerda'yı sarayın arka kapısından geçirip arka merdivenden yukarı çıkarmışlar. Kızın yüreği korkuyla ve özlemle çarpıyormuş, sanki kötü bir şey yapıyormuş gibi. Oysa yalnızca küçük Kay'ın orada olup olmadığını bilmek istiyormuş. Gerçekten o olmalıymış! Onun akıllı gözlerini, uzun saçlarını gözünün önüne getirmiş. Onun gülümsemesini görür gibi olmuş, evde güllerin altında otururken olduğu gibi. Onu gördüğünde, ne kadar uzun bir yol yürüdüğünü öğrendiğinde, o dönmeyince evdekilerin ne kadar üzüldüğünü duyduğunda kesin sevinecekmiş.
Sonunda yatak odasına varmışlar. Tavan bir palmiyenin camdan, değerli yapraklarına benziyormuş. Odanın ortasında kalın altın bir sapa iki yatak asılıymış ve her biri bir zambağa benziyormuş. Biri beyazmış, onda prenses yatıyormuş. Öbürü kırmızıymış ve Gerda küçük Kay'ı orada bulacağını umuyormuş. Kırmızı yaprakların birini kenara çekmiş ve kahverengi bir ense görmüş. Ah, bu Kay'mış! Adını yüksek sesle söyleyip lambayı ona doğru tutmuş. Uyuyan delikanlı uyanmış, başını çevirmiş ve... o küçük Kay değilmiş!
Prens yalnızca enseden ona benziyormuş, ama genç ve yakışıklıymış. Prenses de beyaz zambak yatağından bakmış ve ne olduğunu sormuş. Küçük Gerda ağlamaya başlamış ve bütün hikâyesini, kargaların onun için yaptıklarını anlatmış. "Zavallı küçük!" demiş prens ile prenses. Kargaları övmüşler, onlara kızmadıklarını söylemişler, ama bunu her zaman yapmamaları gerektiğini de eklemişler. Ödül olarak kargalara saray kargası olma hakkı vermişler.
Prens kendi yatağından kalkmış ve Gerda'nın onda uyumasına izin vermiş. Daha fazlasını yapamazmış. Kız küçük ellerini kavuşturmuş ve, "İnsanlar da hayvanlar da ne kadar iyi!" diye düşünmüş. Gözlerini kapamış ve tatlı tatlı uyumuş. Ertesi gün tepeden tırnağa ipek ve kadife giydirmişler. Sarayda kalmasını ve güzel günler geçirmesini önermişler. Ama Gerda yalnızca küçük bir araba, önüne bir at ve bir çift çizme istemiş; yeniden geniş dünyaya çıkıp Kay'ı arayacakmış.
Ona hem çizme hem de bir manşon vermişler. Güzel giydirmişler ve yola çıkacağı zaman kapıda saf altından yeni bir araba duruyormuş; prensin ve prensesin arması bir yıldız gibi parlıyormuş. Arabacı, uşaklar ve öncü atlılar, çünkü öncü atlılar da varmış, başlarında altın taçlarla oturuyorlarmış. Prens ile prenses ona arabaya binmesinde yardım etmiş ve iyi şanslar dilemişler. Orman kargası da onu üç mil kadar geçirmiş. Arabada onun yanında oturmuş, çünkü arkaya doğru oturmaya dayanamıyormuş. Arabanın içinde şeker ve kurabiye, oturağın altında da meyve ve çörek varmış. "Hoşça kal! Hoşça kal!" diye bağırmış prens ile prenses ve küçük Gerda ağlamış, karga da ağlamış.
BEŞİNCİ HİKÂYE: KÜÇÜK HAYDUT KIZ
Karanlık bir ormandan geçiyorlarmış ama araba bir meşale gibi parlıyormuş. Haydutların gözü kamaşmış, buna dayanamamışlar. "Altın! Altın!" diye bağırmışlar, ileri atılıp atları yakalamışlar, küçük öncü atlıları, arabacıyı ve uşakları kovmuşlar ve küçük Gerda'yı arabadan çekip çıkarmışlar. "Ne kadar da tombul ve sevimli! Ceviz yiyerek beslenmiş!" demiş yaşlı haydut kadın. Uzun, kaba bir sakalı ve gözlerinin üstüne kadar sarkan kaşları varmış.
Tam o sırada sırtında asılı duran kızı onun kulağını ısırmış. Bu kız çok yabani ve yaramazmış. "Benimle oynayacak!" demiş küçük haydut kız. "Bana manşonunu ve güzel elbisesini verecek ve yatağımda benimle yatacak!" Küçük haydut kız Gerda kadar büyükmüş ama daha güçlüymüş, daha geniş omuzluymuş ve teni daha esmermiş. Gözleri kapkaraymış ve neredeyse hüzünlü bakıyormuş. Küçük Gerda'nın belinden sarılmış ve, "Sana kızmadığım sürece kimse sana bir şey yapamaz. Sen bir prenses misin?" demiş. "Hayır," demiş küçük Gerda ve ona başından geçen her şeyi, küçük Kay'ı ne kadar sevdiğini anlatmış.
Haydut kız ona ciddi ciddi bakmış, başını hafifçe sallamış ve, "Sana kızsam bile kimse sana bir şey yapamaz; o zaman bunu kendim yaparım," demiş. Sonra Gerda'nın gözyaşlarını silmiş ve iki elini de o yumuşak, sıcak manşonun içine sokmuş. Araba durmuş. Bir haydut şatosunun avlusundaymışlar. Şatonun duvarları tepeden tırnağa yarık yarıkmış. Yarıklardan kargalar ve kuzgunlar uçuşuyormuş. Her biri bir insanı yutabilecekmiş gibi görünen büyük köpekler yükseğe zıplıyormuş ama havlamıyorlarmış, çünkü havlamaları yasakmış.
Büyük, eski, isli salonun ortasında taş zeminin üstünde büyük bir ateş yanıyormuş. Duman tavana yükseliyor ve kendine bir çıkış yolu arıyormuş. Büyük bir kazanda çorba kaynıyormuş ve şişlerde tavşanlar dönüyormuş. "Bu gece benimle ve bütün küçük hayvanlarımla birlikte yatacaksın," demiş haydut kız. Bir şeyler yiyip içmişler ve samanların, halıların serili olduğu bir köşeye gitmişler. Üstlerinde, çıtaların ve sırıkların üstünde yüze yakın güvercin oturuyormuş. Hepsi uyuyor gibiymiş ama küçük kızlar gelince biraz kıpırdamışlar.
"Bunların hepsi benim," demiş küçük haydut kız. "Bunlar da orman güvercinleri, iki tane," diye devam etmiş ve duvardaki bir deliğin önündeki çubukların arkasını göstermiş. "Hep kaçarlar, onun için kilitli tutmak gerek. İşte bu da benim eski sevgili Ren geyiğim." Bir Ren geyiğini boynuzundan çekmiş; geyiğin boynunda parlak, bakır bir halka varmış ve bağlıymış. "Onu da sıkı tutmak gerek, yoksa kaçıp gider."
"Burada mı uyuyacaksın?" diye sormuş Gerda. "Ben hep bıçağım yanımda uyurum," demiş haydut kız. "Ormanda ne olacağı belli olmaz. Ama şimdi bana küçük Kay hakkında daha önce anlattıklarını yine anlat ve neden geniş dünyaya çıktığını." Gerda baştan anlatmış. Orman güvercinleri yukarıdaki kafeslerinde guruldamışlar; öbür güvercinler uyumuşlar. Küçük haydut kız bir kolunu Gerda'nın boynuna dolamış, öbür elinde bıçağı tutarak uyumuş. Ama Gerda gözlerini kapayamamış; yaşayıp yaşamayacağını bilmiyormuş.
O zaman orman güvercinleri demişler ki: "Gurr! Gurr! Biz küçük Kay'ı gördük. Beyaz bir tavuk kızağını taşıyordu; o da Kar Kraliçesi'nin kızağında oturuyordu. Biz yuvamızdayken kızak ormanın üstünden alçaktan geçti. Kraliçe biz yavrulara üfledi ve ikimizden başka hepsi öldü. Gurr! Gurr!" "Ne diyorsunuz siz orada?" diye bağırmış Gerda. "Kar Kraliçesi nereye gidiyordu? Bir şey biliyor musunuz?" "Herhalde Laponya'ya gidiyordu, çünkü orada hep kar ve buz olur. Ren geyiğine sor, o bilir." "Orada kar ve buz var, harika ve güzel bir yer orası!" demiş Ren geyiği. "Orada büyük, ışıl ışıl vadilerde özgürce koşulur! Kar Kraliçesi'nin yazlık çadırı oradadır, ama asıl şatosu Kuzey Kutbu'na doğru, Spitzbergen denen adadadır."
"Ah Kay, küçük Kay!" diye iç çekmiş Gerda. "Sessiz yat!" demiş haydut kız. "Yoksa seni sabaha kadar gıdıklarım!" Sabah Gerda ona orman güvercinlerinin söylediklerini anlatmış. Küçük haydut kız çok ciddi görünmüş, başını sallamış ve, "Fark etmez! Fark etmez!" demiş. "Laponya'nın nerede olduğunu biliyor musun?" diye sormuş Ren geyiğine. "Benden iyi kim bilebilir?" demiş geyik ve gözleri parlamış. "Ben orada doğdum, büyüdüm, orada karlı ovalarda koştum."
"Dinle!" demiş haydut kız Gerda'ya. "Gördüğün gibi bütün erkekler gitti. Yalnızca annem burada ve o burada kalıyor. Ama öğlene doğru büyük şişeden içer, sonra biraz uyur; o zaman sana bir şey yapacağım." Annesi büyük şişeden içip uyuyunca haydut kız Ren geyiğine gitmiş ve demiş ki: "Seni burada tutmak isterdim, çünkü çok komik bir hayvansın. Ama fark etmez. Seni çözeceğim ve dışarı salacağım ki Laponya'ya koşabilesin. Ama bacaklarını iyi kullan ve bu küçük kızı Kar Kraliçesi'nin şatosuna götür; oyun arkadaşı orada. Onun anlattıklarını duydun, çünkü yüksek sesle konuşuyordu ve sen hep kulak kabartırsın."
Ren geyiği sevinçten havaya sıçramış. Haydut kız küçük Gerda'yı geyiğin sırtına bindirmiş ve onu sıkıca bağlamış, hatta oturması için ona küçük bir yastık vermiş. "Fark etmez," demiş, "işte kürk çizmelerin, çünkü soğuk olacak. Ama manşonu ben alıyorum, o çok güzel. Yine de üşümeyeceksin. İşte annemin büyük eldivenleri, dirseğine kadar gelirler. Giy onları! Şimdi ellerin tıpkı benim çirkin annemin elleri gibi görünüyor." Gerda sevinçten ağlamış. "Sızlanmana dayanamıyorum," demiş küçük haydut kız. "Şimdi çok sevinçli görünmelisin. İşte iki ekmek ve bir jambon, aç kalmayasın."
İkisini de Ren geyiğinin sırtına bağlamış. Küçük haydut kız kapıyı açmış, bütün büyük köpekleri içeri çağırmış, sonra ipi bıçağıyla kesmiş ve Ren geyiğine, "Hadi şimdi koş! Ama küçük kıza iyi bak!" demiş. Gerda büyük eldivenli ellerini haydut kıza uzatmış ve vedalaşmış. Ren geyiği bütün hızıyla çalıların ve kütüklerin üstünden, büyük ormanın içinden, bataklıklardan ve bozkırlardan geçerek koşmuş. Kurtlar ulumuş, kargalar çığlık atmış. Gökyüzü sanki ateş saçıyormuş. "Bunlar benim eski kuzey ışıklarım!" demiş Ren geyiği. "Bak nasıl parlıyorlar!" Sonra daha da hızlı koşmuş, gece gündüz. Ekmekler yenmiş, jambon da, ve sonunda Laponya'ya varmışlar.
ALTINCI HİKÂYE: LAPON KADIN İLE FİN KADIN
Küçük bir kulübenin önünde durmuşlar; çok yoksul bir kulübeymiş bu. Çatısı yere kadar iniyormuş ve kapısı o kadar alçakmış ki aileden biri girip çıkmak istediğinde karnının üstünde sürünmesi gerekiyormuş. Evde yaşlı bir Lapon kadından başka kimse yokmuş. Bir yağ lambasının yanında balık kızartıyormuş. Ren geyiği ona Gerda'nın bütün hikâyesini anlatmış, ama önce kendi hikâyesini, çünkü onun çok daha önemli olduğunu düşünüyormuş. Gerda da soğuktan öyle donmuş ki konuşamıyormuş.
"Ah zavallılar!" demiş Lapon kadın. "Daha çok uzun bir yolunuz var! Daha yüzlerce mil gidip Finmark'a varmanız gerek. Kar Kraliçesi orada kır evinde oturuyor ve her gece mavi fişekler yakıyor. Ben bir kurutulmuş morina balığına birkaç kelime yazayım, çünkü kâğıdım yok. Onu oradaki Fin kadına götürürsünüz, o size benden daha iyi bilgi verebilir." Gerda ısınıp bir şeyler yiyip içtikten sonra Lapon kadın kurutulmuş morinaya birkaç kelime yazmış, Gerda'ya bunu iyi saklamasını söylemiş, onu yeniden Ren geyiğine bağlamış ve geyik koşup gitmiş. Bütün gece en güzel mavi kuzey ışıkları parlamış. Sonra Finmark'a varmışlar ve Fin kadının bacasını tıklatmışlar, çünkü kapısı bile yokmuş.
İçerisi öyle sıcakmış ki Fin kadın neredeyse çıplak dolaşıyormuş. Küçük ve kirliymiş. Küçük Gerda'nın giysilerini, eldivenlerini ve çizmelerini hemen çıkarmış, yoksa kız çok ısınacakmış. Ren geyiğinin başına bir buz parçası koymuş ve sonra kurutulmuş morinanın üstünde yazanları okumuş. Üç kez okumuş, ezberlemiş ve balığı yemek kazanına atmış, çünkü yenebilirmiş ve Fin kadın hiçbir şeyi ziyan etmezmiş.
Sonra Ren geyiği önce kendi hikâyesini, sonra küçük Gerda'nınkini anlatmış ve Fin kadın akıllı gözlerini kırpıştırmış ama bir şey dememiş. "Sen çok akıllısın," demiş Ren geyiği. "Dünyanın bütün rüzgârlarını bir iple bağlayabildiğini biliyorum. Denizci bir düğümü çözerse iyi bir rüzgâr eser; ikincisini çözerse sert eser; üçüncüsünü ve dördüncüsünü çözerse ormanları deviren bir fırtına kopar. Bu küçük kıza on iki adamın gücünü verecek bir içki vermez misin ki Kar Kraliçesi'ni yenebilsin?" "On iki adamın gücü mü?" demiş Fin kadın. "Bunun çok faydası olur ya!"
Fin kadın rafına gidip büyük, sarılı bir deri almış ve açmış. Üstünde tuhaf harfler yazılıymış. Fin kadın okumuş, okumuş, öyle okumuş ki alnından ter damlamış. Ren geyiği küçük Gerda için öyle yalvarmış, Gerda da öyle yalvaran, öyle yaşlı gözlerle Fin kadına bakmış ki kadın yine gözlerini kırpıştırmaya başlamış. Ren geyiğini bir köşeye çekmiş ve başına yeni buz koyarken fısıldamış:
"Küçük Kay gerçekten Kar Kraliçesi'nin yanında. Orada her şeyi beğeniyor ve dünyanın en iyi yeri olduğunu sanıyor. Ama bu, kalbine bir cam kırığı, gözüne de küçük bir cam tanesi kaçtığı için. Önce bunlar çıkmalı, yoksa bir daha hiç insan olamaz ve Kar Kraliçesi'nin onun üstündeki gücü sürer." "Ama küçük Gerda'ya bütün bunlara karşı güç verecek bir şey veremez misin?" "Ona sahip olduğundan daha büyük bir güç veremem! Bunun ne kadar büyük olduğunu görmüyor musun? İnsanların da hayvanların da ona nasıl hizmet etmek zorunda kaldığını, yalınayak dünyada ne kadar yol aldığını görmüyor musun? Gücünü bizden öğrenmesine gerek yok; gücü kalbinde, tatlı, masum bir çocuk olmasında. Kendisi Kar Kraliçesi'nin yanına girip küçük Kay'ın içindeki camı çıkaramazsa biz ona yardım edemeyiz! Buradan iki mil ötede Kar Kraliçesi'nin bahçesi başlar. Küçük kızı oraya götürebilirsin. Karların içinde kırmızı meyveli büyük bir çalının yanına bırak onu. Orada uzun uzun konuşma, acele et ve buraya dön!"
Sonra Fin kadın küçük Gerda'yı Ren geyiğinin sırtına bindirmiş ve geyik bütün hızıyla koşmuş. "Ah, çizmelerim yok! Eldivenlerim yok!" diye bağırmış küçük Gerda. Bunu yakıcı soğukta fark etmiş. Ama Ren geyiği durmaya cesaret edememiş; kırmızı meyveli büyük çalıya kadar koşmuş. Orada Gerda'yı yere bırakmış, ağzından öpmüş ve büyük, parlak gözyaşları geyiğin yanaklarından aşağı süzülmüş. Sonra bütün hızıyla geri koşmuş. İşte zavallı Gerda orada, çizmesiz, eldivensiz, korkunç, buz gibi soğuk Finmark'ın ortasında duruyormuş.
Olabildiğince hızlı ileri koşmuş. Bütün bir kar taneleri ordusu gelmiş, ama gökten düşmüyorlarmış; gökyüzü çok açıkmış ve kuzey ışıklarıyla parlıyormuş. Kar taneleri yerde koşuyormuş ve yaklaştıkça büyüyorlarmış. Gerda bir büyüteçten baktığında kar tanelerinin ne kadar büyük ve güzel göründüğünü hatırlamış. Ama bunlar daha da büyük ve korkunçmuş. Canlıymışlar; Kar Kraliçesi'nin nöbetçileriymişler. En tuhaf şekilleri varmış: Kimi büyük, çirkin kirpilere benziyormuş, kimi başlarını dikmiş yılan yığınları gibiymiş, kimi de tüyleri diken diken olmuş küçük şişman ayılar gibiymiş. Hepsi bembeyazmış, hepsi canlı kar taneleriymiş.
O zaman küçük Gerda dua etmiş. Soğuk öyle büyükmüş ki kendi nefesini görebiliyormuş; ağzından duman gibi çıkıyormuş. Nefesi gittikçe yoğunlaşmış ve küçük, parlak meleklere dönüşmüş; bunlar yere değdikçe büyüyorlarmış. Hepsinin başında miğfer, elinde mızrak ve kalkan varmış. Gittikçe çoğalmışlar ve Gerda duasını bitirdiğinde çevresinde koca bir ordu varmış. Mızraklarıyla korkunç kar tanelerine vurmuşlar ve kar taneleri yüzlerce parçaya ayrılmış. Küçük Gerda güvenle ve cesaretle ilerlemiş. Melekler onun ellerini ve ayaklarını okşamış ve soğuğu daha az hissetmiş. Hızla Kar Kraliçesi'nin şatosuna doğru yürümüş.
Ama şimdi önce Kay'ın ne yaptığını görelim. Küçük Gerda'yı hiç düşünmüyormuş, hele onun şatonun önünde durduğunu hiç aklına getirmiyormuş.
YEDİNCİ HİKÂYE: KAR KRALİÇESİ'NİN ŞATOSUNDA OLANLAR VE SONRASI
Şatonun duvarları savrulan kardan, pencereleri ve kapıları keskin rüzgârlardanmış. Yüzden fazla salonu varmış; kar nasıl savrulduysa öyle uzanıyorlarmış. En büyüğü millerce uzanıyormuş. Hepsi parlak kuzey ışıklarıyla aydınlanıyormuş ve öyle büyük, öyle bomboş, öyle buz gibi soğuk ve ışıl ışılmış ki! Burada hiç eğlence olmazmış, ayıların fırtınayla dans edip arka ayakları üstünde durarak güzel tavırlar takındığı küçük bir balo bile olmazmış. Beyaz tilkiler hiç çay sohbeti yapmazmış. Kar Kraliçesi'nin salonları boş, büyük ve soğukmuş.
Bu bomboş, sonsuz kar salonunun ortasında donmuş bir göl varmış. Bin parçaya bölünmüşmüş ama her parça öbürüne öyle benziyormuş ki tam bir sanat eseriymiş. Kar Kraliçesi evdeyken bu gölün ortasında otururmuş ve buna Akıl Aynası dermiş; dünyadaki tek ve en iyi aynanın bu olduğunu söylermiş.
Küçük Kay soğuktan mosmor, neredeyse kapkara olmuş, ama bunu fark etmiyormuş; çünkü Kar Kraliçesi titremesini öperek almış ve kalbi bir buz parçası gibiymiş. Keskin, düz buz parçalarını sürükleyip duruyormuş. Onları her şekilde yan yana koyuyor, onlardan bir şey çıkarmaya çalışıyormuş; tıpkı bizim küçük tahta parçalarla resimler yaptığımız, "Çin bulmacası" dediğimiz oyunda olduğu gibi. Kay da şekiller yapıyormuş, en ustaca şekilleri. Bu "Akıl Buz Oyunu"ymuş. Onun gözünde bu şekiller harika ve çok önemliymiş, bu da gözündeki cam tanesi yüzündenmiş. Bir kelime yazan bütün şekiller yapıyormuş ama asıl istediği kelimeyi bir türlü yazamıyormuş. Bu kelime "SONSUZLUK"muş. Kar Kraliçesi, "Bu şekli bulursan kendi kendinin efendisi olursun; sana bütün dünyayı ve bir çift yeni paten veririm," demiş. Ama Kay bulamamış.
"Şimdi sıcak ülkelere uçacağım," demiş Kar Kraliçesi. "Kara kazanlara bakmaya gideceğim." Bununla Etna ve Vezüv gibi ateş püskürten dağları kastediyormuş. "Onları biraz beyazlatayım. Bu iyi gelir, limonlara ve üzümlere de." Kar Kraliçesi uçup gitmiş ve Kay millerce uzanan büyük, bomboş buz salonunda tek başına oturmuş. Buz parçalarına bakmış ve öyle düşünmüş, öyle düşünmüş ki içinden çıtırtılar geliyormuş. Kaskatı, kıpırtısız oturuyormuş; insan onun donup öldüğünü sanırmış.
İşte o zaman küçük Gerda büyük kapıdan şatoya girmiş. Keskin rüzgârlar esiyormuş ama Gerda akşam duasını okumuş ve rüzgârlar uyumak istiyormuş gibi dinmiş. Büyük, bomboş, soğuk salonlara girmiş ve Kay'ı görmüş. Onu tanımış, boynuna atılmış, ona sıkıca sarılmış ve bağırmış: "Kay! Sevgili küçük Kay! Seni sonunda buldum!" Ama Kay kaskatı, soğuk ve kıpırtısız oturuyormuş. O zaman küçük Gerda sıcak gözyaşları dökmüş. Gözyaşları Kay'ın göğsüne düşmüş, kalbine kadar işlemiş, buz parçasını eritmiş ve içindeki küçük ayna kırığını da yok etmiş.
Kay ona bakmış ve Gerda ilahiyi söylemiş: "Vadide güller açar, yanında Çocuk İsa'yla konuşuruz." O zaman Kay ağlamaya başlamış. Öyle ağlamış ki cam tanesi gözünden akıp gitmiş. Onu tanımış ve sevinçle bağırmış: "Gerda! Sevgili küçük Gerda! Bu kadar zaman neredeydin? Ben neredeydim?" Çevresine bakmış. "Burası ne kadar soğuk! Ne kadar büyük ve bomboş!" Gerda'ya sarılmış; kız sevinçten gülmüş ve ağlamış. Öyle güzelmiş ki buz parçaları bile sevinçle dans etmiş. Yoruldukları zaman yere uzanmışlar ve tam Kar Kraliçesi'nin bulursa Kay'ın kendi efendisi olacağını, bütün dünyayı ve bir çift yeni paten alacağını söylediği harfleri oluşturmuşlar.
Gerda onun yanaklarını öpmüş ve yanakları çiçek gibi kızarmış. Gözlerini öpmüş ve gözleri onunkiler gibi parlamış. Ellerini ve ayaklarını öpmüş ve Kay sağlıklı ve canlı olmuş. Kar Kraliçesi şimdi eve dönebilirmiş; Kay'ın özgürlük belgesi parıltılı buz harfleriyle orada yazılı duruyormuş.
El ele tutuşup büyük şatodan çıkmışlar. Nineden ve çatıdaki güllerden konuşmuşlar. Nereye gittilerse rüzgârlar dinmiş ve güneş çıkmış. Kırmızı meyveli çalıya vardıklarında Ren geyiği orada bekliyormuş. Yanında genç bir dişi Ren geyiği getirmiş; dişi geyiğin memeleri sütle doluymuş ve çocuklara ılık süt vermiş, onları ağızlarından öpmüş. Sonra Kay ile Gerda'yı önce Fin kadına götürmüşler. Kadının sıcak odasında ısınmışlar ve eve dönüş yolunu öğrenmişler. Sonra Lapon kadına gitmişler; o onlara yeni giysiler dikmiş ve kızağını hazırlamış.
Ren geyiği ile genç dişi geyik yanlarında koşmuş ve onları ülkenin sınırına kadar geçirmiş. Orada ilk yeşil filizler topraktan çıkıyormuş. Orada Ren geyiğiyle ve Lapon kadınla vedalaşmışlar. "Hoşça kalın!" demişler birbirlerine. Ve ilk küçük kuşlar cıvıldamaya başlamış, ormanda yeşil tomurcuklar varmış. Ormandan güzel bir ata binmiş genç bir kız çıkmış. Gerda atı tanımış, çünkü onun altın arabasının önüne koşulmuş at buymuş. Kızın başında parlak kırmızı bir kalpak varmış ve kemerinde tabancalar taşıyormuş. Bu küçük haydut kızmış. Evde oturmaktan bıkmış ve önce kuzeye, sonra da canının istediği başka yerlere gitmek istiyormuş.
Gerda'yı hemen tanımış ve Gerda da onu tanımış. Ne büyük sevinçmiş bu! "Sen tam bir gezginsin!" demiş küçük Kay'a. "Senin uğruna insan dünyanın öbür ucuna gider mi, bilmek isterdim!" Ama Gerda onun yanağını okşamış ve prens ile prensesi sormuş. "Yabancı ülkelere gittiler," demiş haydut kız. "Ya karga?" diye sormuş küçük Gerda. "Karga öldü," demiş. "Evcil nişanlısı dul kaldı ve bacağına bir kara yün parçası bağlayıp dolaşıyor. Çok acıklı ağlıyor ama hepsi boş laf! Şimdi bana anlat bakalım, neler yaptınız, onu nasıl buldun?" Gerda ile Kay ikisi birden anlatmışlar.
"Vay canına, ne hikâye!" demiş haydut kız. İkisinin de elini sıkmış ve bir gün onların şehrinden geçerse onları ziyaret edeceğine söz vermiş. Sonra geniş dünyaya doğru atını sürmüş. Kay ile Gerda el ele yürümüşler. Yürüdükçe çiçekler ve yeşil otlarla güzel bir bahar her yanı sarmış. Kilise çanları çalıyormuş ve yüksek kuleleri, büyük şehri tanımışlar. Burası onların yaşadığı şehirmiş. Şehre girmişler, ninenin kapısına gitmişler, merdivenden çıkıp odaya girmişler. Orada her şey eskisi gibi yerli yerinde duruyormuş. Saat "tik tak" diyormuş ve akrep yelkovan dönüyormuş. Ama kapıdan girerken büyüyüp yetişkin olduklarını fark etmişler.
Oluktaki güller açık pencerelerden içeri sarkıyormuş ve orada küçük çocuk tabureleri duruyormuş. Kay ile Gerda kendi taburelerine oturmuşlar ve el ele tutuşmuşlar. Kar Kraliçesi'nin soğuk, bomboş görkemini ağır bir rüya gibi unutmuşlar. Nine Tanrı'nın parlak güneşinde oturmuş, yüksek sesle İncil'den okuyormuş: "Küçük çocuklar gibi olmadıkça Göklerin Krallığı'na giremezsiniz." Kay ile Gerda birbirlerinin gözlerinin içine bakmışlar ve o eski ilahiyi birden anlamışlar: "Vadide güller açar, yanında Çocuk İsa'yla konuşuruz." İşte orada oturuyorlarmış ikisi, büyümüşler ama yine de çocuklarmış, kalpten çocuklar. Ve yazmış, sıcak, mübarek bir yaz.
Masal burada bitti. İyi uykular.
Kar Kraliçesi, Hans Christian Andersen kaynaklı bir çocuk masalıdır; 7-12 yaş çocuklar için uygundur ve yaklaşık 43 dakikada okunur. Masal Merkezi'nde bu masalı ücretsiz okuyabilir, arka planda ninni ya da doğa sesi açabilir, favorilerinize ekleyebilirsiniz. Benzer masallar için Andersen Masalları kategorisine göz atın.
Üye ol, favorilerin ve okudukların her cihazda seninle gelsin.
