İçeriğe geç
Masal Merkezi
Sabır Taşı
Görseller semboliktir
Anadolu halk masalı

Sabır Taşı

Bir kuşun "Ölü yazgın var" sözüyle korkan kız, kırk gün başında beklediği uyuyan beyi bir hileyle başka bir kıza kaptırır; derdini sabır taşına anlatınca gerçek ortaya çıkar.

8 dakika 7-12 yaş 1 okunma
Read this tale in English
Okuma

Bir zamanlar yoksul bir kadının bir kızı varmış. Kadın elin çamaşırını yıkamaya gider, kızı da evde dikiş masasının başında otururmuş. Bir gün kız her zamanki gibi pencerenin önünde otururken küçük bir kuş dikiş masasına konmuş ve demiş ki: "Kız, kız, zavallı kız! Ölü yazgın var!" Sonra uçup gitmiş.

O andan itibaren kızın huzuru kaçmış. Akşam annesine kuşun söylediklerini anlatmış. "Kapıyı pencereyi kapat, her zamanki gibi işinin başına otur," demiş annesi. Ertesi sabah kız kapıyı pencereyi kapatıp işinin başına oturmuş. Ama birden "fırrr!" diye bir ses gelmiş ve kuş yine dikiş masasının üstündeymiş: "Kız, kız, zavallı kız! Ölü yazgın var!" Sonra yine uçup gitmiş.

Kız bu sözlerden daha da çok korkmuş. Annesi onu yine teselli etmiş: "Yarın kapıyı pencereyi sıkıca kapat, dolabın içine gir. Orada bir mum yak ve işine devam et." Annesi şafakla birlikte çıkar çıkmaz kız her yeri kapatmış, mumu yakmış ve dikiş masasıyla birlikte dolaba kapanmış. Ama daha iki ilmek atmamışken kuş yine karşısındaymış: "Kız, kız, zavallı kız! Ölü yazgın var!" ve fırrr diye uçup gitmiş.

Kız öyle sıkıntıya düşmüş ki nerede olduğunu bilmez olmuş. İşini bir yana atmış ve bu sözün ne anlama geldiğini düşünüp durmuş. Annesi de işin içinden çıkamamış. Ertesi gün kuşu görmek için evde kalmış ama kuş bir daha gelmemiş. Ana kızın dertleri bitmez olmuş, hayatlarının bütün neşesi kaçmış. Evden hiç çıkmıyor, kuş belki yine gelir diye bekleyip duruyorlarmış.

Bir gün komşunun kızları gelip kadından kızını kendileriyle göndermesini istemişler. "Biraz gezerse derdini unutur," demişler. Kadın göndermek istememiş ama ona çok iyi bakacaklarına, gözlerini üstünden ayırmayacaklarına söz vermişler ve sonunda kadın razı olmuş. Kızlar kırlara gitmiş, gün akşama dönene kadar oynayıp eğlenmişler. Dönüş yolunda bir kuyunun başına oturup su içmeye başlamışlar.

Yoksul kadının kızı da su içmeye gidince birden kızla arkadaşlarının arasında bir duvar yükselmiş; ama öyle bir duvar ki insan gözü eşini hiç görmemiş. Öyle yüksekmiş ki ses öbür yanına geçemiyormuş, öyle sertmiş ki insan içinden geçemiyormuş. Zavallı kız nasıl korkmuş, arkadaşları nasıl ağlayıp sızlamışlar! "Onun anasına ne diyeceğiz?" "Senin suçun, onu sen çağırdın!" "Hayır, sen!" Böylece büyük duvara bakıp bakıp birbirlerini suçlamışlar.

Annesi de kapının önünde kızını bekliyormuş. Kızların ağlaya ağlaya geldiğini görmüş. Kızlar başına geleni ona zor anlatmışlar. Kadın büyük duvara koşmuş; kızı içeride, kendisi dışarıda, gözlerinde yaş kalmayana kadar ağlamışlar. Bu büyük ağlamanın ortasında kız uyuyakalmış ve ertesi sabah uyanınca duvarın yanında büyük bir kapı görmüş. "Başıma ne gelirse gelsin, bu kapıyı açacağım," demiş ve açmış.

Kapının ardında rüyada bile görülmeyecek güzellikte bir saray varmış. Bu sarayın büyük bir salonu, salonun duvarında da kırk anahtar asılıymış. Kız anahtarları alıp çevresindeki bütün odaların kapılarını açmaya başlamış. Birinci odalar gümüşle, ikinciler altınla, üçüncüler elmasla, dördüncüler zümrütle doluymuş; her oda bir öncekinden daha değerli taşlarla doluymuş ve kızın gözleri parıltıdan kamaşmış.

Kırkıncı odaya girmiş. Orada yerde yakışıklı bir bey uzanmış yatıyormuş. Yanında incilerle süslü bir yelpaze, göğsünde de bir kâğıt varmış. Kâğıtta şöyle yazıyormuş: "Kırk gün beni yelpazeleyen ve bu süre boyunca yanımda dua eden kişi yazgısını bulur." Kız kuşu hatırlamış. Demek ki yazgısı bu uyuyan beyin yanındaymış! Kuşun "ölü yazgın" dediği bu derin uykudaki bey imiş. Abdestini alıp yelpazeyi eline almış ve beyin yanına oturmuş. Gece gündüz onu yelpazelemiş, durmadan dua etmiş ve sonunda kırkıncı gün gelmiş.

Son günün sabahı pencereden dışarı bakmış ve sarayın önünde bir kız görmüş. Bu kızı bir anlığına çağırıp beyin yanında dua etmesini, kendisinin de bu arada yıkanıp biraz dinlenmesini istemiş. Kızı çağırıp beyin yanına oturtmuş. Kendisi de koşup yıkanmış ve süslenmiş ki bey uyandığında yazgısını en güzel haliyle görüp sevinsin.

Bu arada öbür kız kâğıdı okumuş. Tam o sırada bey uyanmış. Etrafına bakmış ve gözlerini açınca karşısındaki kızı görüp, "Beni kırk gün bekleyen sensin, sen benim yazgımsın," demiş ve onu kendine eş seçmiş. Zavallı kız odaya girince gözlerine inanamamış. Ama kıskanç kız beye demiş ki: "Ben bir padişah kızıyım, olduğum gibi gezmekten utanmıyorum. Bu hizmetçi kız ise benim karşıma bu kadar süslenip çıkmaya cesaret ediyor!" Sonra onu odadan kovmuş ve mutfağa, yemek pişirmeye göndermiş. Bey şaşırmış ama bir şey dememiş, çünkü öbür kızı yazgısı sanıyormuş.

O sıralarda Bayram gelmiş. Bayramda âdet olduğu üzere bey ev halkına hediye vermek istemiş. Karısına gidip Bayram'da ne istediğini sormuş. O da ne iğnenin diktiği ne makasın kestiği bir elbise istemiş. Sonra bey mutfağa inip kıza ne istediğini sormuş. "Sarı renkli bir sabır taşı ile kahverengi saplı bir sabır bıçağı getir," demiş kız.

Bey yola çıkmış, karısının elbisesini bulmuş, ama sabır taşı ile sabır bıçağını hiçbir yerde bulamamış. Hediyeleri almadan eve dönemezmiş. Bir gemiye binmiş. Gemi yolun yarısında birden durmuş; ne ileri gidiyor ne geri. Kaptan korkmuş ve gemide sözünü tutmayan biri olduğunu, bu yüzden ilerleyemediklerini söylemiş. Bey öne çıkıp sözünü tutmayanın kendisi olduğunu söylemiş. Onu kıyıya çıkarmışlar ki sözünü tutup gemiye geri dönsün.

Bey deniz kıyısında yürümüş, kıyıdan büyük bir vadiye varmış ve yürüye yürüye büyük bir pınarın başına gelmiş. Pınarın çevresindeki taşlara basar basmaz karşısında dev gibi bir pınar cini belirmiş ve ne istediğini sormuş. "Sarı renkli sabır taşı ile kahverengi saplı sabır bıçağını getir!" demiş bey. Bir anda taş da bıçak da elindeymiş. Gemiye dönmüş ve eve gelmiş. Karısına elbiseyi vermiş, taşla bıçağı da mutfağa koymuş.

Ama bey kızın bunlarla ne yapacağını çok merak ediyormuş. Bir akşam gizlice mutfağa inip onu gözetlemiş. Gece olunca kız bıçağı eline almış, taşı önüne koymuş ve onlara hikâyesini anlatmaya başlamış. Kuşun ona üç kez söylediklerini ve kendisinin de annesinin de ne büyük bir korkuya düştüğünü anlatmış. Kız taşa bakarken taş birden şişmeye başlamış ve sarı rengi sanki içinde can varmış gibi fokurdamış.

Sonra kız beyin sarayına nasıl geldiğini, kırk gün onun yanında nasıl dua ettiğini, yıkanıp süslenmek için başka bir kızı nasıl onun başına bıraktığını anlatmış. Sarı taş yine şişmiş, fokurdamış, sanki patlayacakmış gibi köpürmüş. Sonra kız öbür kızın onu nasıl aldattığını, beyin kendisi yerine onu nasıl eş seçtiğini anlatmış. Bu sırada sarı taş içinde gerçek bir yürek varmış gibi şişmiş, fokurdamış, köpürmüş ve birden çatlayıp küle dönmüş.

Kız bıçağın sapını tutmuş ve ağlayarak demiş ki: "Ey sarı sabır taşı! Sen bir taştın, yine de benim gibi zavallı bir kızın kapı dışarı edilmesine dayanamadın. Ben artık bu derdi nasıl taşırım?" Kız ağlarken bey içeri koşmuş, bıçağı elinden alıp bir kenara koymuş ve gözyaşlarını silmiş. "Benim asıl yazgım sensin!" diye bağırmış ve kızı öbürünün yerine üst kattaki odalara çıkarmış.

Yalancı kız yaptığı hilenin hesabını vermiş ve saraydan kovulmuş. Kızın annesini de getirtmişler ve hep birlikte büyük bir sevinç içinde yaşamışlar. Küçük kuş da ara sıra gelip sarayın penceresine konar, sevinçli şarkısını söylermiş. Şarkısı da şöyleymiş: "Kız, kız, mutlu kız! Yazgını buldun!" Gökten üç elma düşmüş: biri anlatana, biri dinleyene, biri de derdini taşa anlatacak kadar sabırlı olan kıza.

Masal burada bitti. İyi uykular.

Başka bir masal

Sabır Taşı, Anadolu halk masalı kaynaklı bir çocuk masalıdır; 7-12 yaş çocuklar için uygundur ve yaklaşık 8 dakikada okunur. Masal Merkezi'nde bu masalı ücretsiz okuyabilir, arka planda ninni ya da doğa sesi açabilir, favorilerinize ekleyebilirsiniz. Benzer masallar için Türk Halk Masalları kategorisine göz atın.

Üye ol, favorilerin ve okudukların her cihazda seninle gelsin.