Şarkı Söyleyen Narlar
Rüyasında gördüğü dünya güzeline kavuşmak isteyen şehzade, yolda iyilik ettiği balık, karınca ve kuşun yardımıyla sınavları geçer ve Güz Devi'nin bahçesinden elli sesle şarkı söyleyen narları getirir.
Evvel zaman içinde bir padişahın biricik oğlu varmış. Babası onu gözünün bebeği gibi korur, gönlünden geçen her dileği hemen yerine getirirmiş. Bir gece şehzadenin rüyasına bir derviş girmiş ve ona Dünya Güzeli'ni göstermiş. O günden sonra şehzade bambaşka biri olmuş. Ne yiyebiliyor ne içebiliyormuş. Uyku ona ne rahat ne dinlenme veriyormuş; birden sararıp solmuş.
Hekim üstüne hekim, bilge üstüne bilge çağırmışlar ama hiçbiri hastalığın ne olduğunu anlayamamış. Sonunda şehzade babasına demiş ki: "Padişah babacığım, hiçbir hekim, hiçbir bilge bana yardım edemez, onları boşuna yormayın. Hastalığımın sebebi Dünya Güzeli'dir; ya o bana hayat olur ya da bu derdimden kurtulamam." Padişah korkmuş: "Bunu düşünmek bile tehlikeli oğlum." Ama oğlu her gün biraz daha eriyormuş. Padişah sonunda, "Bırakmazsam zaten eriyip gidecek, gitse daha kötü olmaz," diye düşünmüş ve, "Git oğlum, sevdiğinin peşinden git, Allah yardımcın olsun," demiş.
Ertesi gün şehzade yola çıkmış. Dağlar, ovalar, uçsuz bucaksız çöller, sarp ıssızlıklar aşmış. Sonunda bir deniz kıyısına varmış ve kumların üstünde çırpınan küçük bir balık görmüş. Balık onu denize geri atması için yalvarmış. Şehzade balığa acımış ve onu denize bırakmış. Balık ona üç pul vermiş: "Başın sıkışırsa bu pulları yak."
Yoluna devam etmiş ve büyük bir çöle varmış. Önünde yerde topal bir karınca görmüş. Küçük karınca bir düğüne gittiğini ama arkadaşları çok hızlı gittiği için onlara yetişemediğini söylemiş. Şehzade karıncayı alıp arkadaşlarının yanına götürmüş. Ayrılırken karınca ona kanadından küçük bir parça vermiş: "Başın sıkışırsa bunu yak."
Yorgun ve dertli şehzade yine yoluna düşmüş. Büyük bir ormanın kenarına varınca kocaman bir yılanla boğuşan küçük bir kuş görmüş. Kuş ondan yardım istemiş; şehzade bir vuruşta yılanı kovalamış. Kuş da ona üç tüy vermiş: "Başın sıkışırsa bu tüyleri yak."
Şehzade asasını alıp dağların, denizlerin ötesine gitmiş ve büyük bir şehre varmış. Burası Dünya Güzeli'nin babasının ülkesiymiş. Doğruca saraya gidip padişahtan Allah'ın emriyle kızını istemiş. "Olmaz," demiş padişah, "önce benim için üç iş yapacaksın. Ancak ondan sonra kızıma gönlünü açabilirsin." Bir yüzük alıp denize atmış: "Üç günde bulmazsan başını kaybedersin."
Şehzade düşünmüş, düşünmüş, sonunda üç pulu hatırlamış ve yakmış. Küçük balık hemen karşısına çıkmış: "Ne emredersin sultanım?" "Dünya Güzeli'nin yüzüğü denize atıldı, onu geri istiyorum." Balık dalmış, bulamamış; bir daha dalmış, yine bulamamış; üçüncü kez yedinci denizin dibine kadar inmiş ve yüzüğü yutmuş olan bir balığı bulup yüzüğü ağzından aldırmış. Şehzade yüzüğü padişaha vermiş, padişah da kızına.
Sarayın yanında içi çakıl ve tahılla karışık bir mağara varmış. "İkinci işim," demiş padişah, "tahılı çakıldan ayırmandır." Şehzade mağaraya girip karıncanın kanadını yakmış. Bir anda mağara karıncalarla dolmuş ve hepsi büyük bir telaşla tahılları ayırmaya başlamış. Gün daha bitmeden iş tamam olmuş.
"Üçüncü iş kaldı," demiş padişah. "Sarayımda bir hizmetçi kız yıllardır ağır bir hastalıkla yatıyor, ölüm döşeğinde. Onu iyileştirirsen kızımı alırsın." Şehzade derin derin düşünerek saraydan çıkmış ve kuşun tüylerini hatırlamış. Tüyleri yakar yakmaz kuş daha o seslenmeden karşısında belirmiş. Şehzade derdini anlatmış. Kuşun perilerden dostları varmış; havalanmış ve çok geçmeden gagasında bir testicik suyla dönmüş. "Sana ölüme yaklaşanı bile hayata döndüren cennet suyu getirdim," demiş. Şehzade saraya girmiş, suyu kızın yüzüne serpmiş ve kız hiç hasta olmamış gibi sapasağlam yataktan kalkmış.
Bütün bunlar Dünya Güzeli'nin kulağına gitmiş ve şehzadeyi huzuruna çağırtmış. Dünya Güzeli küçük, mermer bir köşkte yaşıyormuş; köşkün önünde dört ırmaktan beslenen altın bir havuz varmış. Bahçede ulu ağaçlar, mis kokulu çiçekler, şakıyan kuşlar varmış; şehzadeye cennetin kapısı gibi gelmiş. Birden köşkün kapısı açılmış ve bahçe öyle bir ışığa boğulmuş ki şehzadenin gözleri kamaşmış. Bu ışık kapıda beliren Dünya Güzeli'nin iki yanağının parıltısıymış. Kız yaklaşıp onunla konuşmuş ama şehzade onu görür görmez bayılmış.
Kendine gelince onu kızın köşküne getirmişler. Kızın yüzü bir huri yüzü gibiymiş. "Ey şehzade," demiş kız, "sen bana büyük bir derdimde yardım edebilirsin. Güz Devi'nin uçsuz bucaksız bahçesinde bir dal şarkı söyleyen nar var. Onu bana getirirsen sonsuza kadar seninim." Şehzade ona sadık bir dostluk eli uzatmış ve çok çok uzaklara yola çıkmış.
Aylarca insan ayağının değmediği çöllerden, yolu olmayan dağlardan geçmiş. "Ey Yaradan'ım, bana doğru yolu göstermez misin?" diye iç çekmiş ve her sabah bir önceki gece yorgun düştüğü yerden kalkıp yoluna devam etmiş. Sonunda yol onu dağların eteğine indirmiş. Orada sanki kıyamet kopuyormuş. Öyle bir gürültü, öyle bir patırtı varmış ki bütün tepeler, kayalar titriyormuş. Bu gürültü Güz Devi'nin küçük bahçesinin kapısındaki tılsımlarmış.
Şehzade küçük bahçenin kapısına varmış ve kapının bekçisini görmüş. Ona derdini anlatmış. "Bu gürültüden korkmuyor musun?" diye sormuş bekçi. "Tılsımlar senin yüzünden böyle sabırsız. Ben bile korkuyorum!" Ama şehzade durmadan şarkı söyleyen narları soruyormuş. "Oraya varmak zor iş," demiş bekçi, "ama korkmuyorsan belki alabilirsin. Buradan üç aylık yolda böyle bir tılsımlı yer daha var; orada da bir bahçe var ve o bahçenin bekçisi benim annemdir. Ona benden selam söyle, ama sormadıkça derdini anlatma."
Şehzade ikinci bahçeye doğru yola çıkmış ve üç aylık yolculuktan sonra öyle bir gürültü kopmuş ki önceki gürültü bunun yanında hiç kalmış. Burası Güz Devi'nin büyük bahçesiymiş. Şehzade bir kayanın dibine uzanmış ve biraz bekleyince ona doğru gelen bir şey görmüş. Yaklaşınca bunun doksan kışlık, saçları kar gibi ak, gözlerinin çevresi kızarmış, kaşları ok gibi, tırnakları uzun, değneğine dayanarak yürüyen, her adımda öksürüp aksıran küçük bir kocakarı olduğunu anlamış. "Ah of, ah of!" diye inleyerek büyük terlikleriyle ayaklarını sürüyormuş.
Kocakarı yanına gelip burada ne aradığını sormuş. Şehzade ona oğlunun selamını iletmiş. "Ah o serseri," demiş kocakarı, "sana acıyacağımı bildiği için seni buraya göndermiş." Sonra, "Hey Kulaksız!" diye seslenmiş. Bir şey koşa koşa gelmiş ve şehzade ne olduğunu anlamadan kendini onun sırtında bulmuş. Aşağı bakınca altında ne gözü ne kulağı olan, büzüşmüş bir kurbağaya benzeyen bir yaratık görmüş. Bu Kulaksız'mış. İlk gördüğünde bir solucan kadar küçükmüş ama şehzade sırtına biner binmez öyle sıçramış ki her üç sıçrayışı koca bir okyanusu aşıyormuş.
Kulaksız birden durmuş: "Ne görürsen gör, ne duyarsan duy, sakın konuşma, yoksa her şey biter," demiş ve kaybolmuş. Şehzadenin önünde, dalgalanan suların içinde, bir rüya gibi büyük bir bahçe uzanıyormuş. Bu bahçenin ne başı ne sonu varmış; içinde insan gözünün hiç görmediği ağaçlar, çiçekler, tatlı meyveler varmış. Nereye dönseniz yumuşak kanat hışırtıları ve bülbül şarkıları duyuluyormuş; bütün bahçe sonsuz bir şarkı gibiymiş.
Şehzade bahçeye girmiş. Ama birden öyle acıklı bir inleme duymuş ki yüreği parçalanacak gibi olmuş ve narları hatırlamış. Her yere bakmış ama bulamamış; sonunda bahçenin ortasına varmış. Orada bir çeşme ve çiçeklerden yapılmış küçük bir köşk varmış; narlar köşkten parlayan kandiller gibi sarkıyormuş. Şehzade bir dal koparmış ama koparır koparmaz korkunç bir çığlık kopmuş ve bir ses haykırmış: "Bir insanoğlu bizden aldı, bir insanoğlu bizi yendi!"
Şehzade bahçeden zor kaçmış. "Çabuk, kaç!" diye bağırmış kapıda bekleyen Kulaksız. Şehzade sırtına atlamış ve iki sıçrayışta okyanusun ötesine geçmişler. Şehzade ancak o zaman nar dalına bakmış. Dalda elli nar varmış ve her birinin ayrı bir sesi, her sesin ayrı bir şarkısı varmış; sanki dünyanın bütün müzikleri bir yere toplanmış gibiymiş.
Bu arada doksan kışlık kocakarının yanına varmışlar. "Nar dalını iyi koru," demiş kocakarı, "onu hiç gözünün önünden ayırma. Düğün gecesi sen ve gelinin onların şarkısını bütün gece uyumadan dinleyebilirseniz narlar sizi sever ve bundan sonra hiçbir şeyden korkmanıza gerek kalmaz; sizi her kötülükten korurlar." Sonra kocakarının yanından oğlunun yanına gitmişler, o da annesinin sözlerini aklından çıkarmamasını söylemiş. Şehzade de biricik sevgilisi Dünya Güzeli'ne doğru yola koyulmuş.
Kız da onu sabırsızlıkla bekliyormuş, çünkü o da şehzadeyi çok seviyormuş ve günlerini ona bir kötülük gelecek korkusuyla geçiriyormuş. Birden bir müzik sesi duymuş: elli nar elli ayrı sesle elli ayrı şarkı söylüyormuş. Kız koşup şehzadeyi karşılamış ve onlar sevinçle kucaklaşınca narlar öyle tatlı bir ezgiyle çınlamışlar ki eşi bu dünyada bulunmazmış.
Kırk gün kırk gece düğün yapılmış. Kırkıncı gece şehzade ile Dünya Güzeli oturup bütün gece hiç uyumadan narların şarkısını dinlemişler. Gün yeniden doğunca narlar onların sevgisine sevinmiş. Sonra şehzadenin ülkesine doğru yola çıkmışlar. Orada şenlikler yeniden başlamış ve yaşlı padişah sevincinden tahtını oğluna bırakmış. Ondan sonra herkes ona Narlar Padişahı demiş. Gökten üç elma düşmüş: biri anlatana, biri dinleyene, biri de küçük bir balığa, topal bir karıncaya ve bir kuşa iyilik edip dünyanın sonuna kadar giden şehzadeye.
Masal burada bitti. İyi uykular.
Şarkı Söyleyen Narlar, Anadolu halk masalı kaynaklı bir çocuk masalıdır; 7-12 yaş çocuklar için uygundur ve yaklaşık 10 dakikada okunur. Masal Merkezi'nde bu masalı ücretsiz okuyabilir, arka planda ninni ya da doğa sesi açabilir, favorilerinize ekleyebilirsiniz. Benzer masallar için Türk Halk Masalları kategorisine göz atın.
Üye ol, favorilerin ve okudukların her cihazda seninle gelsin.